ANLAMI KAYBETTİK, PEKİ ONU TEKRAR BULABİLECEK MİYİZ?

İçerisinde bulunduğumuz salgın döneminde, birçoğumuzun aynı zeminden türeyen benzer soruları, düşünceleri ve kaygıları bulunmakta. Zemine baktığımızda ise temelde yer alan varoluşsal kaygıların bu günlerde daha yoğun hissedildiğini görmekteyiz. Fiziksel olarak birbirimizden uzaklaşmak, işimize ara vermek, planlarımızı ertelemek; kısacası hızımızı yitirmek, olabildiğince yavaşlamak ve kendimizle kalmak gibi mecburi bir deneyimin içindeyiz ve bu deneyimin beraberinde getirdiği sorular ve kaygılarla başbaşa kalmış bulunmaktayız. Peki şimdi nasıl yaşamalıyız? Tekrar mutlu olabilecek miyiz? İlişkilerimizi koruyabilecek miyiz? Yitirdiğimiz amaçların yerine yeni amaçlar edinebilecek miyiz? Kaygılarımız ile baş edebilecek miyiz? Tüm kısıtlamalara rağmen güzel bir hayat yaşayabilecek miyiz?

Yaşadığımız mecburi değişim ve ardından gelen tüm sorularımız ile birlikte var-olmaktan kaynaklı ancak günlük akış içerisinde hız ile birlikte gün yüzüne çıkmayan problemlerimiz ile karşılaştık. Karşımızda bulunan tehdit sonluluğumuzu, bir gün hatta her an ölebileceğimizi bir kez daha hatırlattı. Sevdiklerimiz ile daha çok iletişim kurar olduk ancak fiziksel uzaklık bize temasa nasıl ihtiyaç duyduğumuzu, yalnızlığımızı hatırlattı. Kendimize amaç edindiğimiz işlerimiz, planlarımız, eğitimlerimiz sekteye uğrayınca, edindiğimiz amaçların nasıl da kırılgan, nasıl da yitirilmeye yakın olduğunu gördük ve hiçbir şey yapamayınca amaçsız dünyalarımız ile yüz yüze geldik. Dışarıda dilediğimiz gibi dolaşamayınca, asıl özgürlüğün ne olduğunu düşünür olduk. ‘Normal’ olarak nitelendirdiğimiz hayat akışımız içerisinde ölüm, yalnızlık, özgürlük ve anlam gibi kavramlar ile ilgili hayatlarımız üzerine pek fazla sorular sormayız. Bu mecburi içe dönüş döneminde karşılaştığımız boşluk hissi varoluşsal kaygılarımız ile yüzleşmek, nasıl bir hayat yaşamak istediğimiz, kim ve nasıl biri olmak istediğimiz üzerine düşünmek için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Yaşadığımız bu süreç, hayatlarımızda gerçekten neyin nasıl olmasını istediğimizi bizlere gösteren, dönüştürücü bir süreç olarak görülebilir. Sonluluğumuz ile karşılaşmak zamanımızı daha iyi değerlendirmek, yalnızlığımızı fark etmek ilişkilerimizi ve sevdiklerimiz ile olan bağımızı güçlendirmek, kısıtlandığımızı hissetmemiz özgürlüğümüze verdiğimiz değeri fark etmek ve yitirdiğimiz anlamlar kendimize yeni anlamlar üretmek konusunda bizlere alan açıyor. Bu dönemde birçok insanın; kaygıdan nasıl kurtulabilirim, çok mutsuzum bunu üzerimden nasıl atabilirim, çok öfkeliyim nedenini bilmiyorum ve kurtulmak istiyorum dediğini duyuyorum. Duygularımız, bu dünya ile ilişki kurma/ilişkilenme biçimimizdir. Kaygınız, mutsuzluğunuz, öfkeniz içerisinde bulunduğunuz sorunları, dünyayı duyma ve ona cevap verme şeklinizdir. Duygularınızdan kurtulmanız demek, bu dünya ile kurduğunuz bağı yitirmeniz demektir. Duyguları bir müzik aleti olarak düşünün, her bir nota farklı bir duyguyu ifade ediyor. Notaların ardı ardına ya da birlikte ses çıkarması ile bir beste meydana gelir. Bu yaşamın kendisidir. Aralardan bazı notaları çıkarmanız müziğin de bozulmasına sebep olacaktır. Tek tek ya da bir bütün olarak notaları dinleyin, aynı şekilde duygularınızı da. Hissettiğiniz şeyin size anlatmak istediği şey nedir, ona kulak verin. Daha iyi hissetmek için, daha iyi hissetmek adına bir şey yapmamayı ve her ne hissediyorsanız o duyguyla kalmayı deneyin. Varoluşsal kaygılarınız ile de bu şekilde yüzleşebilirsiniz. Kaygıdan kurtulmak için çırpınmak yerine, bu kaygı size ne söylemek istiyor onu anlamaya çalışabilirsiniz. Örneğin, ölmekten korkmanız, yaşamak istediğiniz pek çok şey olduğunu, yalnızlıktan kaygı duymanız, sevdiklerinize verdiğiniz değeri ve onlarla yaşamak istediğiniz güzellikleri, sizin için anlamlı olan şeyleri bir kenara bırakmak zorunda oluşunuz, hayatınız için yeni bir anlam bulma arzunuzu size anlatmaya çalışıyor olabilir. Peki hayatlarımızda tekrardan nasıl anlam bulacağız? Tüm bu süreç sona erdiğinde biz nasıl biri olacağız? Logoterapi’nin kurusucu Viktor Frankl anlam bulabilmenin üç yolu olduğunu söyler.

1- Yaratıcı Yol: Dünyayı içinde bulunduğunuz bir grup çalışması olarak düşünün. Grup içerisinde aktif ve pasif olarak iki türlü bulunma durumunuz var. Anlamı, ancak grup içerisinde çalışmalar yaparak, bir şeyler üreterek veya bulunduğunuz ortama bir şeyler sunarak bulabilirsiniz. Pasif olarak sadece grubu izlediğiniz takdirde, bulunduğunuz ortama bir şey katamamanın, oraya ait olamamanın verdiği değersizlik hissini yaşarsınız. Bu yüzden hayatınızda anlam bulabilmeniz, dünyaya bir şey sunabilmenizle gerçekleşir. Sunacağınız şeyin ne olduğu ise, tamamen sizin yaratıcılığınıza kalmış. Bir eser yazabilir, bir müzik besteleyebilir ya da bir tablo yapabilirsiniz.

2- Deneyimsel Yol: Sanat, doğa veya müzik ya da aşktan ilham almanın size verdiği anlamdır. Burada, yaratıcı yolda olduğu gibi bir şey yaparak katkıda bulunmak yerine, hayattan bir şeyler alıyorsunuz. Biriyle bir etkileşim kurmak, sevilmek hayatın size sunduğu anlamlar olabilir.

3- Tutumsal Yol: Hiçbir seçim yapma şansınızın olmadığı, yani bir durumu değiştirme gücünüzün olmadığı (acı, suçluluk, ölüm gibi) durumlarda tutumlarınız yoluyla bulduğunuz anlamdır. Durum karşısındaki tavrınız ile anlama ulaşabilirsiniz. Frankl’ın da dediği gibi, ‘İnsɑn özgürlüğünün en sonuncusu, içinde bulunduğu koşullɑr ne olursɑ olsun, tutumunu seçebilmesidir.

Doğadan ilham aldığınız, sevdiğiniz, sevildiğiniz, farklı yönlerinizi keşfederek bir şeyler ürettiğiniz, kendinizi tanımak için kendinize alan açtığınız, tüm duygularınızı kabullendiğiniz ve onlara kulak verdiğiniz ve koşullar ne olursa olsun nasıl biri olacağınızı kendinizin seçtiğiniz sağlıklı günleriniz olsun.

Uzman Klinik Psikolog

Müge KURT

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir